Dürtü Krallığından Devrimci Etiğe
Psikoloji veya psikoterapiye temas etmiş olanların yakından bileceği üzere, zaman zaman aksi iddia edilse de içsel yaşamın ve onun ürettiği insan davranışlarının değişmez, evrensel ve kesin işleyiş prensiplerine sahip olduğunu rahatlıkla söylemek güçtür. Bunun temel nedeni, insanın doğası gereği karmaşık bir varlık olmasıdır. Tekil bir duyguya, bir söze ya da bir tepkiye, çoğu zaman ilk bakışta tahayyül edilmesi dahi zor olan, birden fazla neden eşlik edebilir. Üstelik bu nedenlere dair yürütülen açıklamaların çoğu zaman kesinlik taşımaması, insan ruhsallığını anlamaya yönelik çabayı daha da girift bir hale getirir.
Bu yazı, tam da bu karmaşık, çok katmanlı ruhsallığın zemini ve olanakları içinde, devrimci karşı çıkışın en dolaysız ve yalın ifadesi olarak görülen “hayır” sözcüğünün ruhsal-gelişimsel anlamlarını merak etmektedir. Başka bir deyişle, “hayır” demenin tekil, sabit ve bağlamdan bağımsız bir psikolojik karşılığa indirgenemeyeceğini, hayır’ın çeşitli ruhsal konumların içerisinde mayalandığını savlamaktadır. Nitekim “nedensiz ve bilinçsiz” bir hayır, sorgusuz sualsiz biçimde muktedire itaat eden bir bilincin ürünü olarak karşımıza çıkar. Buna karşılık “devrimci” hayır, ilkeleri uğruna yalnızca kendi bilincine itaat etmeyi seçen bir tutumu temsil eder. Bu tür bir hayır, bir asi tarafından değil; etik bir konumlanışa sahip olan devrimci özne tarafından dile getirilir. Buradan hareketle, “hayır” demeyi, kaynağı bakımından öncelikle iki temel başlık altında ele almak gerektiği anlaşılmaktadır: “bilinçsiz/nedensiz hayır” ve “bilinçli/nedeni olan hayır”.
Gözlerimizi dünyaya açtığımızda bizi karşılayan gerçeklik, bizim için önceden kurulmuş, anlamlı ve bütünlüklü bir yapı değildir; aksine, maruz kalınan ve zaman içerisinde iç dünyada işlenerek anlamlandırılan bir kaostur. Yeryüzündeki ilk saniyelerimizden ölüm anına dek dünya, her birimize kesintisiz biçimde yönelen bir dizi talep, baskı ve müdahale üretir. Bebeğin ciğerleri oksijenin, ağzı anne memesinin, zihni ise bakımverenin tutumlarının insafına kalır. Yetişkinlikte dile getirilecek “hayır”ların ilk tohumları, işte bu “birilerinin insafına kalma” deneyimi üzerinden atılır.
Bebeklik ve çocukluk dönemlerinde birey, kendisini büyük ölçüde, insafına kaldığı aile ve çevreye verdiği tepkiler üzerinden şekillendirdiği için, ilk “hayır”larını zorunlu olarak bu çevreyi muhatap alarak ve bilinçsiz/nedensiz bir biçimde dile getirir. Ergenlik dönemi ise, bebeklik ve çocukluğa kıyasla, “hayır” deme bakımından belirgin bir olgunlaşma potansiyeli barındırır. Genç birey hala çevresine görece bağımlı bir yapı sürdürmekle birlikte, bu dönemde dile getirilen “hayır”lar daha özgün, daha bağımsız ve daha bilinçli bir yönelim kazanmaya başlar. Yetişkinlik ise, kişinin çevresinin değil, olabildiği ölçüde kendi insafına kaldığı bir dönem olarak, “hayır” deme meselesinin bütünüyle bilinçli ve nedeni olan bir hale gelmesini zorunlu kılar.
Bu minvalde bebeklik/çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemleri perspektifinden bakarak, insan yavrusunun bilinçsiz ve nedensiz bir “hayır”dan, bilinçli ve gerekçeli bir devrimci “hayır”a nasıl ilerlediği, bilinçli bir politik özne olmayı talep eden her bir bireyin merakına nesne olmalıdır. Bu üç gelişim döneminin yalnızca kronolojik yaşam evreleri olarak değil, aynı zamanda “ruhsal konumlar” olarak değerlendirilmesini önermekteyiz. Zira kimi zaman on yaşındaki bir çocuğun tutumlarında yetişkinliğe özgü devrimci bir “hayır”la karşılaşmak mümkünken, sözgelimi elli beş yaşındaki bir yetişkinin bebeksi ve dürtüsel bir “hayır” bilincine sahip olduğuna da sıklıkla tanık olunabilmektedir.
Dürtü Krallığında Düş Görmek
Alman filozof Martin Heidegger (1889-1976) insanın varoluşsal durumunu analiz ederken dünyaya fırlatılmışlık (geworfenheit)[1] ismini verdiği bir olgudan bahseder. Hepimiz kendimizi doğar doğmaz bir yerde, belirli ilişkilere, yaşantılara ve duygulara maruz kalırken buluruz. Bir bebeğin doğduğu, dünyaya gözünü açtığı o ilk saniyeyi bir anlığına hayal edersek, bebeğin varoluşsal açıdan dünyaya, somut anlamda, eğer şansı da varsa, bir ailenin içerisine fırlatıldığını görürüz. Yaşam, öyleyse belirlenmişliklere maruziyet içinde başlar.
Bebek yaklaşık üç yıl, fırlatıldığı bu çevre içinde düş görecektir. “Düş görme” ifadesini kullanıyoruz çünkü bebeğin belirli anılar dışında unutacağı[2] ilk üç yıldaki yaşantılarının, henüz yaşamının öznesi olamadığı için fantastik bir ruhsallıkta cereyan ettiği söylenebilir. Bebek, dürtülerinin doyurulması yoluyla ilişki kurmaya, dünyayı onun için referanslayan bir özne bulmaya atılım gösterir. Ruhsal evreninde henüz hayır bilincinin esamesi yoktur. Öyleyse hayır demek, bilinçli bir benliğin denetimindeki özgür iradeyle mümkün olabilir. Bebeği esasen sadece “gerçek bebek” olarak değil “sembolik” anlamıyla da ele alabiliriz. Bu açıdan bebek ve onun dürtüleri aslında bir ruhsal konum değeri taşır. Böylece yaşamı, sadece dürtülerinin hizmetinde bir şey gibi görerek yaşayan kişi, ruhsal gelişimsel anlamda bir bebek gibi hareket ediyordur. Ağır düzeyde bağımlılık sorunları (alkole, maddeye veya bir kişiye bağımlılık, vb.) yaşayan bir kişi, dürtülerinin esiridir. Özgür iradesi, yaşadığı tatmin veya tatminsizlik tarafından tüketildiği için kendisinden gelecek gerçek bir hayır ile karşılaşmamız pek güçtür. Bağımlı yetişkinlerin böylece yaşadıkları regresyon[3] ile bebeksi ruhsal konumuna geri dönmeleri sebebiyle henüz gerçekliği özgür iradeleriyle deneyimlemedikleri ve düş gördükleri açıktır.
Kierkegaard’ın 1844 tarihli Kaygı Kavramı[4] kitabından yapılacak bir aktarımla bebek-bağımlılık-düş görmek ilişkisi daha açık hale gelecektir.
Masumiyet, cehalettir. Masumiyette insan, bir tin [Aand] olarak değil, doğal koşuluyla dolaysız birliği içinde bir ruh [Sjel] olarak nitelenir. Kişinin tini, düş görmek[te]dir (…) Adem masumiyette düş gören bir tin idi. Dolayısıyla sentez henüz etkin değildi çünkü birleştirici öğe olan tin, henüz vazedilmiş değildi. (Kierkegaard, 2013: 34/42).
Kierkegaard bu ilginç pasajda, masumiyette yani henüz cennette iken, Adem’in henüz bir tin olmadığını, tinin düş gördüğünü çünkü sentez dediği ögenin henüz etkin olmadığını aktarır. Bu sebeple de Adem’in henüz kaygı duygusunu bilmediğini tespit eder. Çünkü kaygı ancak sentezlenmiş (olgun) bir tinin işidir. Oysaki Adem cennette bir tümgüçlülük ve bilmemezlik içerisindedir. Fakat dünyaya düşmesiyle hissedeceği suçluluk ve kaygı duygusu, masumiyetini sonlandırıp tinini sentezleyecek ve özgür iradesinin doğumuyla birlikte cehaleti sona erecek, nihayetinde iyi-kötü tutumlarından sorumlu olacaktır. Kierkegaard, Adem’in yaşadığı bu tin yolculuğunu, doğan her insanın yaşadığını söyler.
Henüz psikolojik doğumlarını gerçekleştirememiş bebeklerin ve bebek ruhsallığına sahip yetişkinlerin, Kierkegaardçı anlamda, tinleri henüz düş görmektedir. Düşlerinin sonlanıp dünya gerçekliğine dahil olmaları kaygı ve suçluluk duyguları ile mümkün olacaktır. Dürtü krallığında düş gören tinin uyanmasının ve gerçek anlamda hayır diyebilmesinin koşulunu böylece belirlemiş oluyoruz.
Peki, bebek ruhsallığına sahip bağımlı yetişkinlerin söyledikleri hayır, neden gerçek bir hayır değildir? Eksik olan nedir? Dürtü krallığında düş gören kişinin söylediği hayır’lar, tümüyle hissettiği/hissedeceği haz ve tatmini korumaya ve yoğunlaştırmaya hizmet eder. Haz ve tatmin ise yaşamın sadece kısmi ve bireysel bir yönüdür. Eksik olan şey müşterek dünya gerçekliğidir. Çünkü bebeği dürtü makinesi olmaktan kurtarıp insan yapan şey hepimizin soluk alıp verdiği müşterek dünyada yaratılan üretken bir sosyal yaşamdır. Düş görenin hayır’ı, üretmeye değil, daha ziyade tüketmeye koşulludur. Sosyal yaşam, yekpare bir canlı gibi düşünülebilir. Bizi beslerken biz de onu besleriz. Sosyal yaşamı ihmal eden bir benlik, kendisini bütünleyecek parçalardan yani aslında kendinden mahrum kalır.
Ergen İnadı ya da Janus Etkisi
Çocukluk ve yetişkinlik toprakları arasında sıkışıp kalan ergen, Roma Tanrısı Janus’a benzetilebilir. Bir yüzü öne, diğer yüzü arkaya bakan Janus kente girenleri ve çıkanları aynı anda görerek insanların güven içinde yaşamasını sağlar. Bir yüzü yetişkinliğe, diğer yüzü ise çocukluğa bakan ergen, güven, güvensizlik, kaygı, karmaşa, öfke, güç, güçsüzlük, sıkıntı gibi pek çok hali deneyimler. Ergen ne çocuktur ne de yetişkindir. Arada kalması, sükuneti, kararlılığı ve düzeni imkansız hale getirir.
Ergen nitel bir sıçrama yaşamıştır. Yani onun bebekten ve çocuktan farkı sadece yaş alması gibi bir sayısal artıştan ibaret değildir. Nitel sıçrama bilinç düzeyi ile alakalıdır. Şimdi, ölümün, cinselliğin, faniliğin, melankolinin, yaşamın anlamsızlığının, ilişkisel manipülasyonların ve ince stratejilerin farkındadır. İç dünyasında açılan bu yeni bilgi kapısıyla bilişsel ve duygusal olarak ne yapacağını tam olarak bilememenin kaosunu yaşar. Ergenin hayır’ını anlamak ve yorumlamak için bu tespitleri önemsemeliyiz.
Ergenin hayır’ı, öyleyse öncelikle iç ve dış dünyasının türlü meselelerinin derdine düşmüş olmasının zorunlu bir sonucudur diyebiliriz. Böyle bir hayır, “içeride çalışma var, lütfen girmeyiniz” manasına gelen bir uyarı niteliğindedir. Başkalarını odasına almamakta, duygularını paylaşmamakta direten ergen, çoğu zaman diğerlerinden nefret ediyor değildir; daha ziyade enerjisinin kayda değer bir bölümü iç dünyasında devam eden ruhsal kazı çalışmalarına ayırmakta ve bu şantiyeyi, içinde ikamet edeceği bir binaya nasıl dönüştüreceğini henüz bilememektedir. Bu bilinmezliğin ve türbülansın içindeki en net şey şudur: Çocukluğun alıcı ve kabullenici tutumu yerine yetişkinliği mümkün kılacak özgün üretim gereksinimi.
Yetişkinler, pek meşhur olduğu üzere, ergenin iç dünyasını kendi yaşam idealleriyle istila etmekten pek geri durmazlar: ardı arkası kesilmeyen öğütler, dini menkıbeler, hızlı yaşam stratejileri, büyük insanlık ideali söylevleri… İstilayı durdurmak isteyen ergenin inatçı hayır’ı, çoğu zaman yetişkine yapılmış bir saldırı (terbiyesizlik, büyüklenmecilik, günah, vb.) gibi algılanır. Janus etkisi, ergen inadı olarak hatalı bir biçimde kavranır ve ergene eşlik etme fırsatı ıskalanır. Bu sebeple bir ergen çok kolay kaybedilir fakat çok zor kazanılır.
Bebeklik ve çocukluğa göre ergenlik toprağında bilinçli hayır’a rastlamak pek mümkündür. Yine de her zaman değil. Çünkü Janus etkisi dışında da ergenin reaksiyonel olumsuzlayıcı hayır’larıyla karşılaşırız. Biyolojik değişimlerden de pay alan bir etkiyle ergen bazen sadece karşı çıkmak ister. Her karşı çıkışı bir sebebe dayandırmak pek kolay değildir. Çoğu zaman önceki yaşantıların şartlanmalarına dayalı olarak ortaya konan hayır’lar ergenin kendisi ve çevresi için herhangi bir fayda taşımaz; hatta gelişimi ketler. Nedeni dikkate alınmayan, tasarlanmayan her hayır, zorlantılı bir evetleyici bağımlılığa benzemektedir. Şartsız koşulsuz geliştirilen hayır’lamalar, bizi ilgili kişiye/kişilere tersten bağımlı hale getiren parazit bir varoluşa tutturur. Böylece olumsuzlayıcılık, özellikle ergenlikte, mesafeli, özgür bir ilişkinin düşmanı oluverir.
Devrimci Hayır
“Devrimci hayır” yetişkin ruhsallığının devrimci toprağına aittir. Bebeklik ve çocukluğun dürtüsel, ergenliğin Janusçu ve reaksiyonel ruhsal konumunu aşabilmiş bireyler yaşamda bazı kendinden menkul ilkeler üretebilmiş demektir. Bu sebeple yetişkinliğin ruhsal konumunda kendini gösteren devrimci hayır’ın merkezi deneyimi evrensel sorumluluk bilincidir.
Bebek ve çocuğun dürtüsel hayır’ı ve ergenin Janus etkisindeki ve reaksiyonel hayır’ı bedensel ve kimliksel birtakım kişisel ihtiyaçlar zemininde söylenirken; yetişkinliğin devrimci hayır’ı kaynağını evrensel doğrulardan alır. En temel evrensel doğru ise canlılığı ve yaşama özgürlüğünü korumak ve geliştirmektir. İlkesel hayır’da somut, şahsi ve çıkarcı evren soyutlaşmış ve toplumsallaşmıştır fakat yetişkin kişi bir yandan da bireyliğini hala korumaktadır. Evrensel sorumluluk bilinci öyleyse zorlantılı bir diğergamlık değildir. Kendini, kendi olarak, kendi merkezinde hisseden birey, büyük bir kendilik olarak yaşamda kendisiyle eş zamanlı soluk alan ve alacak tüm canlıları korumakla yükümlü hisseder. Bunu bir ödev diye yapmaz; kendiliğinden ve öyle istediği için yapar.
Devrimci hayır ilkeseldir; yaşayanların yaşama kapasitelerini, koşullarını besleyerek daha özgür bir dünya kurma çabası uğrunda önüne çıkan engelleri aşma cesareti gösterebildiği için. Günümüzün bireyci, pragmatik toplumunda devrimci hayır’a rastlamak daha da zorlaştı. Çünkü artık evrensel doğruları ruhsallıkta geliştirmek zahmetine pek girilmiyor. Dürtü krallığında düş görmek herkesin kolayına geliyor. Bugünlerde bir idealin ve inancın anestezisiyle benliği uyutmak tercih ediliyor. Kendilik olmak gündemde dahi değil.
Ama bu şekilde düş gücüne tutsak olmuş biri, yani bir umutsuz için yaşam, çoğu zaman farkında olsa da ve herkesin yaşamına benzer biçimde geçicilikle, aşkla, aile ile, şerefle ve beğenilerle dolu olarak kendi yolunu pekala izleyebilir;... belki de daha derin bir anlamda bu insanda ben’in eksik olduğunu fark etmiyoruzdur. Ben, hiçbir biçimde dünyada önem verilen şeylerden biri değildir, aslında ben en az merak edilen ve sahip olunduğunun görülmesine izin verilmesinin en sakıncalı olduğu şeydir. Tehlikenin en büyüğü olan ben’in kaybı, aramızda hiçbir şey olmamış gibi fark edilmeden gerçekleşebilir. Ne olursa olsun, bacağın veya kolun, servetin, kadının vs. veya bilinmeyen herhangi başka bir şeyin kaybı, hiçbir şey bu kadar az gürültü yapamaz (Kierkegaard, 2010: 43).
İlkesel olarak hayır diyebilen yetişkin ruhların, kendini uyutan çocuk ve ergen ruhların aksine kendilikleri üzerine çalıştıklarını ve özellikle duygusal otantisite (hakikilik) becerilerini geliştirmek için emek vermiş kişiler olduklarını görebiliriz. Yunan ve Roma metinlerindeki karşılığı parrhesia olan duygusal otantisite, hangi hal ve şartın içerisinde bulunursa bulunsun doğruyu söyleyen kişinin oluş halidir. İlkesel hayır, hakikat taşı olmuş, kendisine temas edenlere doğrunun kıvılcımını geri veren etik insanın işidir. Felsefe tarihi bağlamında Sokrates (M.Ö. 469-399) akla gelebilecek en tipik devrimci hayır temsilcilerinden biridir. Şehrin inandığı tanrıları tanımayıp yeni tanrılar yaratmak ve gençleri yozlaştırmakla suçlanan, ceza olarak sürgünü değil de zehri içmeyi seçen Sokrates’in[5] Atina mahkemesine yaptığı o ünlü konuşmada devrimci hayır’ın dinamiğinde yatan yaşam ve özgürlükten yana olmanın kendinden eminliğini ve hakikiliğini görebiliriz.
Atinalılar, […] parlak ve gösterişli deyimlerle […] söylevler çekecek değilim […] yalnızca dilimin ucuna gelen sözcükleri allayıp pullamadan söyleyeceğim […] içinizden kimse benden doğrudan başka bir şey beklemesin. Doğruyu söyledim size Atinalılar, önemli önemsiz hiçbir şey saklayıp gizlemeden, değiştirmeden. Bununla birlikte gene bana hınç beslemelerine yol açacağım. […] İster salıverin, ister salıvermeyin beni; iyice bilin ki şunu, bir kez değil bin kez ölmem gerekse bile, hiç mi hiç değiştirmeyeceğim yolumu.
Sokrates ölüme giderken korkmamış, doğru bildiğini söylemekten geri durmamıştır. Korku, otantisiteyi ve devrimci hayır’ı öldüren bir duygudur. Oysaki Sokrates ölümden korkmaz. Çünkü yaşamaktan da korkmamıştır. Derslerini dinleyen öğrencilerini kendilerini tanımaya yönlendirmekten başka bir şey yapmamıştır. Ölümün iyiliği ve hakikati öldüremeyeceğinin farkındadır.
La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Kişot[6], bu sefer edebiyat bağlamında duygusal otantisitenin en canlı örneklerinden kabul edilebilir. Orta yaşlı sıradan bir soylu olan Alonso Quijano, okuduğu şövalye romanlarından çok fazla etkilenir ve yaveri olacak Sancho Panza’yı ikna ederek sıska atı Rossinante ile maceralara koyulur. Psikiyatrik açıdan Don Kişot bir psikotik gibi davranır. Muhakemesi tuhaf, tutarsız ve sanrılarla doludur. Etik açıdan bakarsak Don Kişot’u devrimci hayır’ın bir başka kahramanı ilan edebiliriz. Çünkü Don Kişot en zorlu anlarda dahi şövalyelik ruhunu kaybetmez. Devamlı bir biçimde doğruyu söyler ve icra eder. Kimseye boyun eğmez. Kimseye zarar vermeksizin kendi inandığı hakikatin peşinden gider. Kimseyle pazarlık yapmaz ve kimseye yaranmaz. Döneminin feodal ilişkilerini sevmez.
Don Kişot devrimci bir ruh halini temsil eder. Duygularının kaynağı her ne kadar şövalye romanlarına öykünmesinden geliyor olsa da yaptığı şey basit bir şövalyelik taklidi değildir; daha ziyade şövalyeliğin temsil ettiği kaynaktan ilham alarak saf bir etik arzuyu yaşar. Kime ve niye hayır dediğinin bilincindedir. Sokrates, devrimci hayır’ın bedelini zehir içerek öderken Don Kişot bir deli olarak anılmış ve alay edilmiştir. Neticede ne Sokrates ne Don Kişot bir asi değildir; pekala kendinin bilincinde devrimcilerdir.
Bebeklikten yetişkinliğe, dürtüsellikten etik bir varoluşa, korku ve sinmeden doğruyu söyleme cesaretine doğru uzanan bir yaşam yolunu kat etmek durumundayız. Bu, kendiliğimize ve çevremize borçlu olduğumuz bir ödevdir. Son tahlilde hayır demek, emek gerektiren, bir kendi oluş sürecidir.
Son Yerine
Yaşama sıfır düzeyinden dahil olmuyoruz. Dört-beş yaşlarında evcilik oynayan bir kız ve erkek çocuğunun düşlemine doğuyoruz ilk olarak. O kız ve erkek çocuğu yetişkin oluyor ve onları yetiştirenlerden aldığı yükle bizi yüklüyor. Genetik mirasımıza eklenen bu kültürel yükle ismimiz başta olmak üzere dinimiz, kültürel aidiyetlerimiz, politik eğilimlerimiz, vb. dünyadaki ilk saniyelerimizde bize yapışıveriyor. Doğan hiçbir insan canlısı, öyle veya böyle, bir kadın ve erkeğin düşleminin nesnesi olmaktan kaçınamamıştır. Anne-babamız bunu kötü niyetli oldukları için değil; yaşam böyle gerektirdiği için yapıyorlar.
Hayır demek, bu yükün tamamını yersiz bulup inkar etme girişimi değildir. Biz tarihsel bir varlığız. Aileden başlayıp toplumsal miraslara dek tarihin her çeşitten yükünü kendi benliğimizde parçalarına ayırıp daha sonra bunlardan bir sentez yaratmamız gerekiyor. Bu çaba, dışarıda bırakılma, yalnız kalma korkusuna göğüs germeyi zorunlu kılmakta. Evet, insan yalnızdır. Evrenin şu tarihine ve işte şu ülkesine fırlatılan “ben” dediğim şey bir süre burada soluk alacak, birileriyle, bir şeylerle vakit geçirecek ve sonra da göçecektir. İnsan eliyle üretilmiş tüm kültürel paravanlar (aile, felsefe, ideolojiler, politik sistemler, vb.) bu yalın gerçekliğin acısını örtmek için seferber olmaktadır. Hayır diyebilen kişi, işte bu gerçeklikle temas kurma kabiliyetine kavuşmaktadır. Yaşamın “bir kereliğe” mahsus bir şey olduğunun bilincindedir. Başkasına zarar vermeden yaşamı beslerken kendi canlılığını da ihmal etmemektedir.
Ruhsallığımızın sınırlı enerjisi ve canlılığı için hayır demek durumundayız; uyandığımız her sabah, yalnızca bir kereliğine burada oluşumuzu unutturan her şeyin karşısında dikilerek, kendimizle hakikatli bir temas içinde, yaşamın ve onu geliştiren bilimsel düşüncenin yanında devinen bir arzu ve telaşla, canlılığımızı sevip koruma bilinciyle.
Dr. Gökhan Özcan
Dipnotlar
[1] Heidegger, M. (2011). Varlık ve zaman (K. H. Ökten, Çev.). Agora Kitaplığı.
[2] Çocukluk (infantil) amnezisi olarak isimlendirilen bu durum özellikle ilk üç yıldaki olayları hatırlamada yaygın olarak yaşanan yetersizliktir. Çocukluk amnezisi olayları uzun vadede kodlamak için gerekli olan bilişsel yeteneklerin henüz tam olarak gelişmemiş ve beynin kişisel olayları hatırlamaktan sorumlu bölümlerinin henüz olgunlaşmamış olmasına bağlanır.
[3] Bu terim, özellikle psikanalitik teori ile ilişkilidir ve bireyin, ezici dış problemler veya iç çatışmalarla tehdit edildiğinde olgunlaşmamış daha düşük bilişsel, duygusal veya davranışsal işlevsellik durumuna geri dönmesidir.
[4] Kierkegaard, S. (2013). Kaygı kavramı (T. Armaner, Çev.). İş Bankası Yayınları.
[5] Plato. (1999). Euthyphro, Apology, Crito, Phaedo, Phaedrus (H. N. Fowler, Çev.). Harvard University Press.
[6] Cervantes Saavedra, M. (2007). Don Quijote (R. Hakmen, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.


Yorumlar
Yorum Gönder