Hazret-i Pîr: Aşk, Tecelli, Ebedî Hasret
Kürk satan bir Türk, Mevlânâ’nın kapısının önünden geçerken “Tilkü, tilkü” (tilki) diye bağırır. Fakat Mevlânâ bu kelimeyi başka şekilde anlar ve hemen bir şiir yazmaya başlar: “Dil ku, dil ku — kalp nerede, kalp nerede?” Semâ esnasında doğan mısraları ise seven kalbin tüm maneviyatını yansıttıkları gibi, bütün duygu seviyelerini ve nüanslarını da şâmildirler. Katı aliterasyon sanatıyla donatılmış korkunç, karanlık satırlar vardır şiirlerinde: “Kûh kun az kallahâ. Kafataslarından bir dağ, kanımızdan deniz yap, Ki toz ve kum tamamen kanımızla karışsın!” Rûmî’den başka kim sevgilisini, daha düne kadar Anadolu’daki işkembecilerin yaptığı gibi, dükkânında âşıkların kafalarını, kalplerini ve ciğerlerini üst üste yığan bir kasapla mukayese edebilirdi? Veya kim şöyle haykırırdı: “Ey ‘ayrılık’ kasabının köpeği, iyice yala kanımızı!” Allah gizli bir define idi ve bilinmek istiyordu; o yüzden tüm âlemi kendi iradesiyle yarattı. Her yaprak, her kuş, her taş; kendi varlığı ve varoluş biçimiyle Zât...
