Kendi Olma Cesareti
Not: Bu yazı, Mevzu Aile Söyleşileri (Uzman Aile Danışmanı, Öğr. Gör. Tuğba Kayalar) davetiyle yaptığım konuşmanın özetidir.
I. Neden “Kendi Olma Cesareti” Başlığını Tercih Ettim?
-Kendi olmak öncelikle benim şahsi meselem. Tümüyle başaramayacağımı bilsem de “kendi olma”nın derdindeyim. Bu aralar bazı ayrılıkların, bir yandan da yeni tanışmaların içinden geçiyorum. Bunları yaşarken öncekilere göre, sanki bu sefer daha canlı, kendimde ve cesurum. Daha iyi bir sözcük bulana dek şimdilik buna “kendi olma cesareti” diyeceğim. Amacım, kendi olma cesaretini anladığım (yaşadığım) kadarıyla aktarmak.
-Üzerine biraz düşününce “kendi olma cesareti” ifadesi, ziyadesiyle Paul Tillich’in “Olmak Cesareti” ve Rollo May’in “Yaratma Cesareti” ismindeki kitaplarından mülhem. Böylece ortaya koyacağım zihinsel mesainin “varoluşçu” bir yöneliminin mevcut olduğunu itiraf etmem gerek.
-Kendi olma meselesini, eğer yaşıyor olursam, otuz yıl sonraki bir sohbette de konu edineceğime eminim. Çünkü kendi olmak, biten bir şey değil. Yaşam sürdükçe temel derdimiz olacak. Her sabah uyandığımızda tekrar açılan ve açılacak olan bir dert bu. Bir kedinin, taşın böyle bir meselesi yok ama insanın var.
-Kendi olma sorunu “kendimizden kendimize” giden bir sorun. Varoluşçuların tabiriyle Eigenwelt’e ait bir varoluş biçimi. Varoluşçular, dünyadaki bir öznenin ilişkiselliğini üçe ayırırlar: Umwelt (Dünyada İşleri), Mitwelt (Canlılarla İlişkiler), Eigenwelt (Kendimle İlişkim). Kendi olma meselesini dert etmek, Umwelt ve Milwelt’e saplanmadan Eigenwelt ile ilişki kurmak demek. Eigenwelt ile ilişki kurmak, kişinin kendi içine kapanması anlamına da gelmiyor. İster dünya işiyle ister başka insanlarla ilişkilen, günü, yine kendine dönerek bitirmek demek. Zaten her şey ancak kendimize gidiyorsa, gerçekten kendimiz olabiliriz.
II. “Kendi” Ne Demek?
-Kendi’den neyi kast ediyorum? Eğer bunu tanımlamazsam, neye cesaret edeceğimi de bilemem. Psikoloji literatürü bu konuda çok kirlidir. Kendi ne demek? Ben mi? Benlik mi? Kendilik mi? Kimlik mi? Kişilik mi? Ego mu?
-Kendi derken,“başkasının yaşamsal coşkusuna kasıtlı ve süreğen bir tehdit oluşturmaksızın yaşadıklarımla, canlı, coşkun bir ruh haliyle karşılaşabilecek bir kişilik dinamizmini” kastediyorum.
-Kişilik derken klasik psikanalizdeki “ruhsal aygıtı” kastetmiyorum. Freudyen psikanalize göre psişe erken dönemde yapılanan bir örgütlenmedir ve önemli bir bölümü bilinçdışındadır. Bu aygıta “kendi” demek çok güçtür. Ego ve diğer parçalar daha ziyade bir mekanizmadır. Ben o yüzden Jungiyen “self”i (özben) kastediyorum “kendi” derken; yani gelişimi, ölüme dek hiç bitmeyen, maddi-manevi, bilinçli-bilinçdışı tüm yaşamı birlikte yaşayan merkezimizi.
-Kendi, o yüzden bildiğimiz bilmediğimiz, unuttuğumuz, hatırladığımız, uyanık ve uykuda düş gören kendimizi beraberce içerir. Kendi, William James’in “tinsel benliği” gibi de düşünülebilir: “benliklerin benliği”. En içteki sırlı mahzen. En içteki olandan, yani kendimizden hiçbir zaman kaçamayız.
III. “Kendi Olma” Cesareti Ne Demek?
-Kendi olmak, yolunu, sadece kendi ihtiyaçlarına hizmet edecek şekilde kuran bir varlık olmak değildir. Ama sadece ötekilerin ihtiyaçlarına koşmak demek de değildir.
- “Ben-Öteki” sınırı hep gerilimlidir. Bu gerilimin modusu "kaygı"dır. Kendi olma cesareti, “savaş, kaç, don” tepkilerinin tuzağına düşmeden, bu yüksek gerilim taşıyan ben-öteki hattındaki muhtelif çatışkı, belirsizlik ve dinamizme göğüs gererek, hatta kucak açarak yaşamak demek.
-Kendimi ve ötekini hızlıca bazı tanımlamalara indirgeyip rahatlıyorsam ve her yaşantıya, bana ezberletilen stratejilerle yaklaşıyorsam, bu hattaki gerilimi hızlıca kapatıyorum ve dünyayı yani kendimi donduruyorum demektir.
-Cesaret, ilişki denen şeyin “birlikte” yapıldığını bilmek ve ne melek ne şeytan olduğunu, ötekinin de ne şeytan ne melek olduğunu kabul etmek demek. Dünyayı ve kendini suçlamadan, kendine ve dünyaya acımadan, kendini ve dünyayı yüceltmeden yaşayabilmek. “Buradayım, yaşıyorum işte.”
-Dünyayla ilişkimi zaman zaman merak etmeli, zamanın içinde süzülmeli, süzülürken yaşantılarımı, “lütfuyla, kahrıyla” yaşamalı, çevremdeki canlılığın artmasına hizmet etmeli ve sonunda da kaybolup gideceğimi kabul etmeliyim. Dünyaya küsmemeli. Dünyaya tapmamalı. Dünyayı sevmeli, kendini de: Dünya ve ben tümüyle iyi şeyler olduğumuz için değil; sadece ve sadece dünya var olduğu ve ben de var olduğum için.
"sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde
bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir
bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin
yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir"
ismet özel, mazot
IV. Belirleyici Hareket: Karar Verme
-Ben-öteki geriliminin en somut belirleyici hareketi ve kendi olma cesaretinin eylemselliği “karar vermek”tir. Karar vermek bizi var olmaktan varoluşa çıkaran şeydir. Karar vermek pek çok şekilde tezahür eder: stratejik olarak susarak, konuşarak, bağırarak, giderek, kalarak, söverek, taşınarak, ayrılarak, birleşerek.
-Yaşamda öyle anlar vardır ki karar verip vermemekle yani o an kendiniz olup olmamakla sınanırsınız. Karar veremeyip de donarsanız, içinize kırılırsanız kendi olma şansınız yiter; içsel bir savaş başlar.
-Zoraki şekilde susmak, zoraki konuşmak; yani zoraki anlar kendimize ihanet anlarımızdır. Benlik, görece bir güvende kalır. Çünkü ben-öteki hattındaki ötekinin onayını yitirmekten dolayı korku hisseder.
-Karar vermekle özgürlüğümü kazanırım ama bu sefer de onayım azalır. Bu bir paradokstur.
-Öyleyse formül şudur: Beni dağıtmayacak kadar azalacak bir onayın özgürlüğüne talip olmalıyım. Yoksa ya kendi içime kırılırım ya da dışarıya doğru dağılırım.
V. Dört Duygu Kitabı Bağlamında Kendi Olma Cesareti
-Kendi olma cesareti Dört Duygu’daki hüzün, ölüm kaygısı, korku ve mutluluk duygularıyla çok alakalı bir olgu.
-Hüznü, ölüm kaygısını salt kötücül duygular olarak algılayan birisi, öleceğini ve bu dünyanın aksaklıklardan meydana geldiğini kabul etmiyor demektir. Ben ve dünya ilişkisindeki iki temel gerçektir bunlar. Düşmanı değil, arkadaşı olmak gerek.
-Korku, korkuluklar cesaretin katilidir. “Ya kızarsa, ya cezalandırılırsam” korkusuyla “kendi” olamazsınız. Çünkü karar veremezsiniz.
-Mutlu rasyonel bir duygudur, emek ister. Emek de şudur: Tüm yaşamın, başınıza hiçbir kötü şeyin gelmeyeceğini ve mütemadiyen yukarıya doğru ivmelenen bir hazda kalarak geçireceğinizi vehmeden o yanılsamayı denetlemek.
-Dört Duygu kitabı bağlamında kendi olmaya cesaret göstermiş biri öyleyse;
*Öleceğini sadece bilmez; ara ara hisseder.
*Dert-derman ilişkisiyle arası iyidir.
*Korku putlarını gerektiğinde kırabilir.
*Mutluluğun emek isteyen bir duygu olduğunu bilir.
Dr. Gökhan Özcan
4 Şubat 2026


Yorumlar
Yorum Gönder