Hazret-i Pîr: Aşk, Tecelli, Ebedî Hasret



Kürk satan bir Türk, Mevlânâ’nın kapısının önünden geçerken “Tilkü, tilkü” (tilki) diye bağırır. Fakat Mevlânâ bu kelimeyi başka şekilde anlar ve hemen bir şiir yazmaya başlar:

“Dil ku, dil ku — kalp nerede, kalp nerede?”

Semâ esnasında doğan mısraları ise seven kalbin tüm maneviyatını yansıttıkları gibi, bütün duygu seviyelerini ve nüanslarını da şâmildirler.

Katı aliterasyon sanatıyla donatılmış korkunç, karanlık satırlar vardır şiirlerinde:

“Kûh kun az kallahâ.

Kafataslarından bir dağ, kanımızdan deniz yap,
Ki toz ve kum tamamen kanımızla karışsın!”

Rûmî’den başka kim sevgilisini, daha düne kadar Anadolu’daki işkembecilerin yaptığı gibi, dükkânında âşıkların kafalarını, kalplerini ve ciğerlerini üst üste yığan bir kasapla mukayese edebilirdi? Veya kim şöyle haykırırdı:

“Ey ‘ayrılık’ kasabının köpeği, iyice yala kanımızı!”

Allah gizli bir define idi ve bilinmek istiyordu; o yüzden tüm âlemi kendi iradesiyle yarattı. Her yaprak, her kuş, her taş; kendi varlığı ve varoluş biçimiyle Zât-ı Kibriyâ’ya sükût içinde hamdüsenâ ederler.

Sultanın çadırındaki her iş diğerlerinden farklıdır. Evet, belki zahiren bir çelişki var, ama esasında hepsi aynı eseri yaparlar. İnsan bu durumu idrak ettiği takdirde, bu dünyayı ilahî kudretin bir ifadesi olarak görecek ve onun vasıtasıyla bu dünyayı böylesine mükemmel yaratan Allah’ın aşkına mazhar olacaktır; ancak bu dünyayı kim dünya için severse, o kâfirdir.

O, her an yeni bir iş ve oluştadır (sure 55/29). O, yüz bin sene tecelli etse, bu tecellilerden hiçbiri diğerine benzemez. Tecelli mükerrer değildir; O, her an başka bir elbisededir ve ayağını anbean başka bir tarafa atar. Netice itibarıyla sen, şu anda bile Allah’ı bütün eserlerinde ve işlerinde, her lahza bir başka şekilde görüyorsun. Tanrı’nın bir işi öbürüne benzemez. Sevinçliyken başka, ağlarken başka, korku içindeyken başka, ümit ederken de başka tecelli eder sana. Mademki Allah’ın işleri, hareketleri ve eserlerindeki tecellisi nâmütenahi farklıdır, o hâlde O’nun Zât’ının tecellisi de aynı şekilde eserlerindeki tecellisine benzer. Sen ki bizatihi, Kadir-i Mutlak’ın bir parçası olarak her an başka bir form alır ve hiçbirisinde karar kılmazsın, buradan bir ders al!

Allah, cansız mineralden insana kadar her şeyi belirli bir sıra ve düzen içerisinde yaratmıştır. Aşağı dereceden iki elementin birleşmesiyle yüksek derecede başka bir element doğar: Çakmak taşıyla demir birlikte kıvılcımı meydana getirirler. Zira gök kubbenin altındaki her şey bir “anne”dir, çünkü her yaratık daha yüce varlıklar doğurmak için sürekli doğum sancıları çekmektedir.

Allah âlemi, göğü, yeri, güneşi, ayı ve gezegenleri, iyi ve kötüyü; kendini yâd ve tesbih (zikr) etmeleri, kendine kullukta bulunmaları için yaratmıştır. Bütün bu zıt şeylerin nasıl Allah’ı zikrettiklerini hiçbir zaman anlayamayacaktır insan; o, yaratıcının oyunu önünde şaşkın ve afallamış bir hâlde kalacaktır. Ancak ilahî cemali temaşa ettiği zaman, kemale erdiği an görecektir ki dünya planında tezatmış gibi görünen sıfatlar ve tecelliler, birliğe/vahdete ulaşınca ortadan kalkıyorlar.

Allah’ın küllî kudretini tasvir için Mevlânâ, aşağı yukarı “Glorie” (şan) olarak tercüme edilebilecek kibriyâ kelimesini pek severek kullanır. Zira bir hadis-i kudsîde şöyle denir: “Kibriyâ benim elbisemdir, cemal ise mantom.” Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin eserlerinde kibriyâ, her şeyin fevkindeki ilahî cemali ifade etmek için kullanılır. Bu, Tanrı hilafına ne varsa hepsini tahrip eden ilahî güneşin doğuş noktasıdır ve hatta o yüzden Mevlânâ, kibriyânın toprağından bahseder. Kibriyâ, sırf ses tonu açısından Allah’ın şanını ifade eden en parlak kelimedir ve bu manada bir kavram olarak, yine Mevlânâ Celâleddîn Rûmî’nin ilahiyatında merkezî bir konumda olan adem kelimesinin bir ölçüde eşidir.

Adem, öylesine karanlık bir ezelî sebep, “müsbet bir yokluk”tur ki Allah bütün her şeyi ondan, diyar-ı ademden (yokluk diyarından) zuhur ettirir ve yine ona geri döndürür. Burada söz konusu edilen, bezm-i ezelde âlem birlik hâlindeyken ilahî kelamın “Elestü bi-Rabbiküm” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) (sure 7/172) hitabıyla yaratıkların görünüşte kendi öz varlıklarının şuuruna varmalarını sağlamadan veya başka bir ifadeyle neyin kamışlıktan kesilip de ebedî hasretin şarkısına başlamadan önceki durumdur.

Alıntılayan ve düzenleyen: Dr. Gökhan Özcan
Alıntılanan kaynak: Schimmel, A. (2017). Ben rüzgârım sen ateş: Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (S. Özkan, Çev.). Ötüken Neşriyat.


Yorumlar

Popüler Yayınlar